Nasreddin Hoca Fıkraları Uzun

1 51

Nasreddin Hoca Fıkraları Uzun

Allah’ın Taksimine Göre

Çocuklar Nasreddin Hoca’yı çok severlermiş. Bazen aralarında tartıştıkları anlaşamadıkları zaman ondan yardım isterlermiş.

Günlerden bir gün Hoca’nın yanına gelip yine Nasreddin Hoca’nın kendilerine yardım etmesini istemişler Ellerindeki bir avuç cevizi göstererek bunları bir türlü paylaşamadıklarını, cevizleri kendilerine paylaştırmasını rica etmişler. Hoca düşünmüş, taşınmış, çocuklara dönmüş:

— Peki çocuklar paylaştırayım. Yalnız paylaştırmadan önce size şunu sormak istiyorum, bu paylaştırmayı Allah’ın taksimine göre mi yapayım kulların taksimine göre mi?

Çocuklar hep bir ağızdan cevap vermişler:

— Tabi ki Allah’in taksimine göre!

Hoca:

— Tamam o zaman, demiş. Başlamış paylaştırmaya Kimine bir vermiş, kimine üç, kimine iki vermiş, kimine beş…

Çocuklar:

— Hoca’m bu nasıl paylaştırma böyle?

Hoca cevap vermiş:

— Evladım ben size sordum, siz de bana “Allah kullarına nasıl paylaştırıyorsa öyle paylaştırın.” dediniz. Bakın, arkadaşınız Ali’nin babası ne kadar zengin, benimle bir mi? O bu şehrin en zengin adamıdır, malı mülkü, çoluğu çocuğuyla ne rahat. Oysa bakin Veli’nin babasına, kıt kanaat geçiniyor. Evlatlarına bir lokma ekmek götürmek için
gecesini gündüzüne katıyor. İşte böyle çocuklar! Allah kimine az verir kimine çok, kimini zengin kılar kimini fakir
kimine dünya muradı verir kimine ahiret İnsanlara ise paylarına düşene razı olup şükretmek düşer.

 

Bu da Düşünür

Nasreddin Hoca bir gün, alışveriş yaparken elinde renkli tüyleri bulunan bir kuşu satmaya çalışan bir adam görür. Adam, çevresini saran kalabalığa şöyle seslenir:

— Haydi, on akçeye satıyorum, bu papağanı alacak yok mu?

Satıcının istediği rakam Hoca’nın dikkatini çeker. Satıcıya seslenir:

— Eti ne budu ne ki bu kuşun? Hiç yumruk kadar bir kuş on akçe eder mi?

Papağanı satmak isteyen adam, Hoca’nın bu sözlerine kızar. Hoca’ya ters ters bakarak şöyle der:

— Hoca’m, o çok becerikli bir kuştur. Ona papağan derler. O bir insan gibi konuşabilir. Satıcı daha sonra öğrettiği sözleri papağanına tekrarlatır. Kuşu hayretler içinde dinleyen Hoca doğru evine gider. Kümese doğru yönelen Hoca en besili hindilerden birini yakalar. Tekrar pazara gelir. Kucağındaki hindiyi görenlerden birisi, hindinin satılık olup olmadığını sorar. Nasreddin Hoca şöyle cevap verir:

— Satılık, yirmi akçeye satıyorum

Hindi için belirlenen bu yüksek rakama şaşıran kişi:

— Aman Hoca’m! Hiç görülmüş şey mi? Bir hindi hiç yirmi akçe eder mi?

Nasreddin Hoca gayet ciddi ve sakin bir şekilde biraz önceki on akçeye satılmak istenen papağanı eliyle göstererek:

— Şu yumruk kadar kuşa on akçe isteniyor da niçin benim bu besili hindim yirmi akçe etmesin?

Hoca’nın bu sözleri üzerine, alıcı şöyle der:

— Hoca’m o senin yumruk kadar dediğin kuş, senin, benim gibi konuşur. Ona papağan derler. Sıradan bir kuş değil ki o Senin hindinin hiç özel bir kabiliyeti var mı bunun gibi?

Nasreddin Hoca kasılarak:

-Senin o papağan dediğin kuş konuşuyorsa, bizim hindimiz de filozof gibi düşünür. Onun bu yeteneğini daha az değerde mi sanıyorsun!

 

Ben Sağ İken Şuradan Giderdim

Bir gün Nasreddin Hoca ağacın tepesinde bindiği dalı kesiyormuş. Yoldan geçen biri de bunu görüp Hoca’yı uyarmak istemiş.

— Aman Hoca’m dikkat edin! Bindiğiniz dalı kesiyorsunuz düşeceksiniz.

Hoca adamın bu uyarısına hiç kulak vermemiş. Dalı kesmeye devam etmiş. Kesme işleminin bitmesiyle kendi yerde bulması bir olmuş.

Yerden kalktığı gibi adamın arkasından koşmaya başlamış. Adamı yakalayınca yakasına yapışmış:

— Efendi, meğer sen ne âlim adammışsın. Benim yere düşeceğimi bildiğine göre, ne zaman öleceğimi de bilirsin.

Adam sinirlenmiş:

— Git be adam, benimle alay mı ediyorsun! Bırak da yoluma gideyim.

Ne dediyse Hoca’ya laf dinletememiş. Hoca’yı başından savmak için şunları uydurmuş:

— Peki Hoca’m madem çok istiyorsun söyleyeyim. Eşeğinin üstüne ağır yük yükle. Ondan sonra eşeği şu karşıdaki yokuşa sür. Yokuşta eşek bir defa anırınca, canının yarısı çıkacak. İkinci defa anırdığında ise hepsi çıkacak.

Hoca adamın dediği gibi eşeğini yükler, yokuşa doğru yola koyulur. Eşek başlar anırmaya. İlk anırmasında Hoca:

— Aman Allah’ım birazdan öleceğim. Sen beni imandan Kur’an’dan ayırma, diye dua eder.

İkinci defa anırmasında Hoca basar feryadı:

— Eyvah ben öldüm.

Hoca’nın feryadını işiten halk başına üşüşür. Hemen giderler bir tabut getirirler. Hoca’yı tabutun içine koyarlar.
Hoca’nın evine doğru ilerlerken yol ikiye ayrılır. Aralarında münakaşa etmeye başlarlar. Bir kısmı:

— Sağdan gidelim

Diğer taraf:

— Hayır, soldan gidelim

Tabutun içinde canı sıkılan Nasreddin Hoca, tabutun kapağını kaldırır ve şöyle der:

Ey ahali! Neden kavga ediyorsunuz? Ben sağken şuradan giderdim.

Akıllı Adam

Bir keşiş dünyanın en akıllı adamını bulmak için diyar diyar geziyormuş. Sıra Nasreddin Hoca’nın köyüne gelmiş Keşiş köylülere sormuş:

— Sizin köyün en akıllı adamı kim?

Düşünen köylüler en sonunda:

— Nasreddin Hoca’dır, derler.

Bunun üzerine keşiş köy meydanında Hoca ile görüşmeye başlamış ve eline bir çomak almış yere bir daire çizmiş, Nasreddin Hoca da çomakla daireyi ortadan ikiye bölmüş. Keşiş bir doğru daha çizerek daireyi dörde bölmüş, Hoca da dörde bölünmüş dairenin üç dilimine çarp işareti koymuş. Keşiş elleriyle aşağıdan yukarıya doğru hareket yapmış, Hoca da yukarıdan aşağıya yapmış ve keşiş büyük bir hayranlıkla Hocayı tebrik etmiş, Meydandan ayrılan Hoca evine yönelirken olup bitenden bir şey anlayamayan halk keşişe ne olduğunu sormuş. Keşiş de:

— Bu adam gerçekten dünyanın en akıllı adamı, yere dünya çizdim o ortadan ekvator geçer dedi, ben dünyayı dörde böldüm o da dörtte üçü sudur dedi, ben yerden buharlaşma sonucunda ne olur dedim o da yağmur yağar dedi.

Ertesi gün aynı olayı yorumlaması için Hoca’ya sorduklarında Hoca da:

— Bu adam oburun biri yere bir tepsi baklava çizdi ben de yarısı benim dedim, daha sonra tepsiyi dörde böldü, o zaman dörtte üçü benim dedim, o da tepsi altından ateşi hafif hafif almalı dedi, ben de üstüne fındık fıstık eklersek daha iyi olur, dedim.

Fincancı Katırları

Nasreddin Hoca bir gün mezarlıkta dolaşırken ayağı taşa takılır. Oradaki boş mezarlardan birinin içine düşer.
Üstü başı toz içinde kalır.

— Hele şuracıkta kimse görmeden üstümü çıkarayım da bir çırpayım, der.

Bunları yaparken aklına bir muziplik gelir:

— Mezara uzanıp ölü taklidi yapayım, oradan geçenleri korkutayım.

Bu tür düşünceler içindeyken birden mezarın ahvalin den korkar ve içi ürperir:

— Ya Münker ve Nekir, beni gerçek ölü zanneder de sorguya suale gelirlerse hâlim nice olur?

Hemen kendine çekidüzen verir:

— Tövbe yarabbi, hiç mezarla oyun olur mu?

Tam kalkmaya hazırlandığında katırcılar hayvanlarıyla birlikte oradan geçmektedirler. Katırların çan seslerinden iyice korkan Nasreddin Hoca:

Hay Allah, tam da kıyametin koptuğu zamana rastlamışım.

Korkudan can havliyle yerinden fırlayan Hoca’dan yükleri fincan ve kırılacak eşya olan katırlar ürkerek kaçışmaya başlarlar. Katırların üzerinde ne varsa mahvolur. Katırların başındaki kişiler küplere binerler, öfkeyle Nasreddin Hoca’nın üzerine doğru yürüyerek:

— Bre adam sen de kimsin?

Nasreddin Hoca:

— Ben ahiret diyarındanım, dünyada ne var ne yok görmeye geldim.

Bunun üzerine katırcılar:

— Gel hele, biz sana dünyada ne var ne yok iyice bir gösterelim, derler.

Ellerindeki sopalarla Hoca’ya temiz bir dayak atan bezirganların elinden Hoca yakasını zor kurtarır. Hızla oradan uzaklaşır.

Perişan bir halde evine gelen Hoca’yı hanımı görünce şaşkınlıkla:

— Aman Efendi! Bu ne hål, hem sen sabahtan beri nerelerdeydin?

Hoca cevap verir:

— Öbür dünyadaydım.

Hanımı tebessüm ederek sorar:

— Peki öbür dünyada ne var ne yok?

Nasreddin Hoca cevap verir:

— Valla hanım, fincancı katırlarını ürkütmezsen hiçbir şey yok!

Ölçün de Görelim

Bir gün Anadolu’ya ta Avrupa’dan üç tane bilgin papaz gelmiş, Bunların amaçları il il, kasaba kasaba, köy köy dolaşarak Anadolu insanının bilgi seviyesini ölçmek, Anadolu’daki âlimlerin durumundan haberdar olmakmış. Her gittikleri yerde, o yörenin en alim kişisini sorup onunla münazara yapıyorlarmış. Şaşırtıcı sorular sorarak aynı zamanda kendi ilimlerinin de ne kadar üstün olduğunu gösteriyorlarmış. Nihayet sıra Akşehir civarına gelmiş. Papazlar halka o civarın en bilge kişisinin kim olduğunu sormuşlar. Halk cevap vermiş:

— Bu civarın en bilge kişisi Molla Nasreddin’dir. Molla Nasreddin pek çok talebe yetiştirmiştir. Sizin sorularınıza
verse verse o cevap verir.

Papazlar o civarın ileri gelenlerinden orada bir meclis kurulmasını, Nasreddin Hoca’nın da o meclise çağrılmasını
rica ederler. Papazların bu istekleri kabul görür. Bir meclis kurulur. Nasreddin Hoca da kürkünü giyer, davete icabet etmek için meclise gelir. Akşehir’in ileri gelenleri ve halkın huzurunda, üç papaz ve Nasreddin Hoca karşı karşıya gelir. Papazlar Hoca’ya sorularını sormaya başlarlar:

Birinci papaz Hoca’ya ilk soruyu sorar:

— Saygıdeğer Hocaefendi, sizce dünyanın tam ortası neresidir?

Hoca hiç düşünmeden cevap verir:

— İşte tam şurasıdır. Yani eşeğimin ön sağ ayağının bastığı yerdir.

Papaz, Hoca’nın bu cevabına pek anlam veremez:

— Aman Efendim, bunu nereden çıkardınız. Dünyanın ortasının burası olduğunu nasıl bilebiliriz?

Hoca kendinden çok emindir:

— İsterseniz arşın getirsinler de ölçün!

Bu cevap karşısında ilk papaz sükût etmiş. Sıra gelmiş ikinci papazın sorusuna:

— Peki şu gökyüzündeki yıldızların sayısının ne kadar olduğunu bana söyleyebilir misiniz?

— Tabi ki söyleyebilirim. Bundan kolay ne var. Benim şu Karakaçan’in üstünde ne kadar kıl varsa o kadardır.

İkinci papaz da şaşırarak:

— Aman Hoca, gökteki yıldızların sayısının senin eşeğin sırtındaki kılların sayısı kadar olduğunu nasıl bildin?

Hoca cevabı yapıştırır:

— Eğer bana inanmıyorsanız ikisini de sayıp karşılaştırabilirsiniz.

Hoca’nın cevabı ikinci papazı da hayrete düşürmüş.

Üçüncü papaz da sorusunu sormuş, merakla Nasreddin Hoca’nın cevabını beklemeye koyulmuş:

— Efendim, peki benim sakalımda sence kaç kıl var?

Hoca elini çenesine koymuş, kısaca düşündükten sonra cevap vermiş.

— Bu soru da çok kolay. Hemen size cevap vereyim. Benim eşeğin kuyruğunda kaç tane kıl varsa senin sakalında da o kadar kıl vardır. Eğer bana inanmıyorsan şöyle yapabiliriz: Bir kıl senin sakalından koparırız, bir kıl benim
eşeğimin kuyruğundan sonuç ortaya çıkar.

Papazlar Şöyle demişler:

— Bu zamana kadar dünyanın dört tarafını gezdik. Nice alimim diyen insan gördük. Senin gibi ince zekalı, hazırcevap biriyle karşılaşmadık. Senin ilmin gerçekten Allah vergisi bir ilimdir.

 

En Korkunç İşkence

Eskiden recep, şaban, ramazan aylarında medreselerde derslere ara verilirmiş. Medrese öğrencileri de civar köylere gidip oralarda vaaz eder, başka vakitte kendilerine lazım olan ihtiyaçlarını karşılarmış.

Nasreddin Hoca da böyle zamanlardan birinde, kendisi için gerekli eşyalarını yanına alıp, diğer molla arkadaşları gibi vaaz vereceği uygun bir köy aramaya başlar. Dolaşır dolaşır ama bir türlü kendine uygun bir yer bulamaz. Nereye gittiyse:

— Hocaefendi, maalesef bizim ramazan hocamız var. Sizi köyümüzde ağırlayamayacağız, sözleriyle karşılaşır.

Bu şekilde beş altı köy dolaşan Nasreddin Hoca yorgunluktan bitap düşmüş. Son olarak geldiği köyde, köy halkını köyün ortasında sevinç çığlıkları atarken bulmuş.
Buna bir anlam verememiş. Merakla sormuş:

— Efendiler, hayırdır inşallah. Düğününüz mü var, bayramınız mı var? Neden böyle seviniyorsunuz?

Kalabalıktan biri cevap verir:

— Köyümüze bir tilki musallat olmuştu. Köyde ne kaz bıraktı ne tavuk. Herkesi perişan eti. Günlerdir onu yakalamak için denemediğimiz yol kalmamıştı. İşte bugün bu uğursuz hayvan yakalandı. Hepimiz bundan dolayı sevinçliyiz. Şimdi ise bize günlerdir kâbus yaşatan bu melun hayvanı ne şekilde öldürebiliriz, bunun hesabını yapıyoruz.

Bir başka adam söze karışır:

— Evet, bu hayvan işkencelerin en kötüsünü hak etmiştir. Yaptığı kesinlikle yanına kalmamalıdır.

Hoca ellerini ovuşturarak biraz düşünür. Ağır adımlarla kalabalığın ortasına doğru ilerlemeye başlar:

— Efendiler hele şöyle bir kenara çekilin bakalım.

Kalabalık gürültüyü keser. Şaşkın bakışlarla tanımadıkları bu kişinin kim olduğunu birbirlerine sorarlar. Bazıları:

— Bu Hocaefendi öyle sıradan biri değilmiş. Bilgili, görgülü, alim bir zat imiş, diyerek açıklama yaparlar.

Meraklı bakışlarla Nasreddin Hoca’nin söylediklerine kulak kesilirler. Hoca:

— Şimdi bana iyi bakın. Huzurunuzda bu hayvana öyle bir ceza uygulayacağım ki hepiniz parmak ısıracaksınız. Yedi cihan toplansa bundan daha ibret verici bir ceza veremez.

Halk bu açıklamanın ardından daha da meraklanır. Hoca’nın tilkiye uygulayacağı cezayı sabırsızlıkla bekler.
Nasreddin Hoca kalabalığın hayret dolu bakışları önünde başından kavuğunu çıkarır, hayvanın kafasına yerleştirir.
Kavuğun üzerine de beyaz sarığı özene bezene sarar. Üzerinden de cübbesini çıkarır, kuşakla sıkı sıkıya bağlayarak
güzelce hayvanın üstüne yerleştirir. Arkasına bir tokat vurarak, hayvanı ormana doğru salıverir. Kimse buna bir ar
lam veremez. Bazıları:

— Aman Hoca’m, sen şimdi ne yaptın? Hani sen bu hayvanı en güzel şekilde cezalandıracaktın? Allah seni inandırsın biz senin bu yaptığından hiçbir şey anlamadık, derler. Hatta bazıları hayvanı kaçırmamak için arkasından koşmaya başlarlar.

Hoca gayet sakin bir şekilde şöyle cevap verir:

— Ağalar hiç endişelenmenize gerek yok. Ben ona öyle bir ceza verdim ki bu cezanın üstüne artık bir şey yapamaz.
O kılık ondayken bu mevsimde nereye gitse kapı dışarı edilir. Kimden bir şey istese eli boş döner!

 

→   Nasreddin Hoca’nın Hayatını Öğrenmek İçin Yazıya Tıklayın.

Nasreddin Hoca Fıkraları Kısa 20 Tane

Nasreddin Hoca Fıkraları Kazan Doğurdu

Nasrettin Hoca Fıkraları Kısa ve Komik

1 yorum
  1. pamella diyor

    atasözünün anlamı için teşekkürler

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.